ATİYE DİZİSİNE PSİKANALİTİK BİR BAKIŞ

4

27 Aralık 2019 tarihinde netflix üzerinden yayınlanan Atiye (The Gift) dizisinin ilk sezonu 8 bölümden oluşuyor. Her biri yaklaşık 45 dakika süren bölümlerin büyük çoğunluğu Göbeklitepede geçiyor. Göbeklitepe, insanlık tarihinin bilinen en eski kalıntılarına sahip tapınağı. 12 bin yıllık geçmişiyle mistisizmin en derin halini yansıtıyor.

Sürükleyici senaryosu ile izleyiciyi içine çeken dizi, psikolojik ögelere de oldukça fazla yer veriyor. Hal böyle olunca hem dizi karakterlerinin psiko-analizini yapmak hem de senaryoda geçen bazı olay/olguları psikanalitik bir bakış açısıyla ele almak istedim.

Baştan söylemeliyim ki bu yazı, sahneler ve karakterler üzerinden spoiler içerir… Bu nedenle diziyi izlemeyenlerin izledikten sonra okumalarını tavsiye ederim.

Dizi Beren Saat’in oynadığı Atiye karakterinin cenaze sahnesiyle başlıyor. Bu sahnede yakınları tarafından mezara konulduğu sırada ormanın içerisinden canlı olarak kendi defin sahnesine bakan Atiye karşımıza çıkıyor. Atiye; özgür ruhlu bir ressam. Duygularının peşinden giden ve aslında herhangibir şeyle çok da bağ kurmayan bir karakter. Bir haber sitesinde, çocukluğundan beri çizdiği figür ile göbeklitepedeki kalıntıların üzerindeki figürün aynı olduğunu görünce zihnindeki sorulara cevap bulabilmek için Göbekliteye doğru yola çıkıyor. Yolda tuhaf giyimli bir kız çocuğunun arabanın önünü kesmesi ile gizem biraz daha artıyor. Hiç konuşmayan bu kızın ağzından “Tu kî ye” sözcüğü döküldüğünde merak edip anlamına benim gibi bakanlar için Atiye’nin kendini bulma yolculuğunun başladığını hissetmek kaçınılmaz bir durum… Zira ‘Tu kî ye’ Kürtçede ‘sen kimsin’ mânasına geliyor…

Varoluşumuzun en temel gereksinimlerinden biri olan kendini tanımak ve kendini bilmek İnsanlık tarihi boyunca zihni kurcalayan en temel soru/sorunlardan biri aslında. Uçcuz bucaksız evrende İnsanoğlunun kendine bir dünya kurabilmesi ve varlığını devam ettirebilmesi buna bağlı. Öyle ki M.Ö. 800’lerde inşâ edilen Delphi’deki Apollon tapınağının giriş kapısının üst sütununda ‘Nosce te İpsum’ yani ‘kendini bil’ yazar. Kendini bilmek, kim olduğunu anlamak modern psikolojinin de temelini oluşturur. Freud; en temelde bilinçdışında olan şeylerin üzerindeki örtünün kaldırılması ve kişinin kendinde bilinmez olanı bilinir hale getirmesinin psikolojik semptomları ortadan kaldırdığı ve kişisel uyumu getidiğini savunmuştur. Günümüzde analitik psikoterapinin temelini oluşturan bu anlayış, kişinin kendinden bile gizlediği, kabullenmek istemediği, reddettiği acıları ile yüzleşmesi ve bu şekilde kendini bilmesi üzerinden ilerler.

Dizide ‘sen kimsin’ sorusunun cevabı, insanlık tarihinin en eski yerleşim yeri olan Göbeklitepe’nin sırlarına vâkıf olmayı gerektirir. Peki ya kendi sırlarımız… Kişisel yaşamımızın ilk yerleşim yeri ve kalıntıları olan çocukluğumuza erişmedikçe gerçekten kendi sırrımıza ulaşabilir miyiz? Dizide Atiye için göbeklitepe’nin gizli ve bilinmezliğine uzanan bu yolculuk, insan için kendi çocukluğuna yolculuğun simgesel bir ifadesi gibi adeta. Öyle ki, göbeklitepede kimsenin giremediği tünellerde ilerledikçe henüz bilinçli hafızanın oluşmadığı yıllara (0-3 yaş) ait anılara en canlı halleriyle erişmesi ve kendi çocukluk gerçeğiyle yüzleşmesi nasıl çarpıyorsa Atiye’yi, psikoterapi sürecinde de insanın kendi gerçeğiyle yüzleşmesi çoğu zaman öyle çarpıcı ve acı vericidir. Ancak bu acı, yeniden doğuşu müjdeleyen bir doğum sancısı gibidir. Kişinin içinde gömülü olan ‘gerçek kendiliğin’ doğuşu… Zaten Zühre karakteri ile Atiye’yi bu içsel yolculuğa çeken annannesinin “sakın uykuya geri dönme” cümlesi, bir bakıma ruhsal doğumun çağrısını fısıldar kulaklarımıza…

Bir İnsanın Ruhsal Doğumu: Bir çocuk nasıl ki birbirini seven iki insanın birleşmesi sonucu anne rahmine düşüyorsa doğduğu andan itibaren de ruhsal bir rahme düşer. Anne karnındaki 38-42 haftalık gelişimin ardından fizyolojik doğumun gerçekleşmesi gibi, yaşamın ilk 6 yılı boyunca da ruhsal gelişimini sürdüren çocuk, bu süre sonunda psikolojik doğumunu gerçekleştirecektir. Bu doğumun ne kadar sağlıklı olacağı ise yaşamın ilk yıllarında bakım verenlerle kurduğu ilişkinin kalitesine bağlıdır. Sağlıklı bir annenin ilişkisel yetilerini kullanarak çocuğunun gelişimine sunacağı katkı, yaşam boyu ona bırakacağı en güzel mirastır. Bu anne mükemmel değildir. Mükemmellik arayışı, kendi travmalarını çocuğuna yansıtan bir annenin fantezileri olmaktan öteye geçemez ve böyle bir anne çocuğunu da travmatize eder. Oysa sağlıklı anne Winnicot’un dediği gibi ‘yeterince iyi anne’dir. ‘Yeterince iyi anne’; en temelde çocuğunun olumsuz duygularını baskılayabilmeli, olumlu duygularını besleyebilmelidir. Zaman zaman anne-çocuk arasındaki olumlu bağ bozulabilir. Öyleki sağlıklı anne ve çocukları arasında da bu bağ sık sık kopar. Ancak önemli olan güvenli bağın kopması değil bu kopmanın ne kadar onarıldığıdır. Schuengel; anne ile bebek arasındaki kalıcı bağı bozabilecek durumlar arasında annenin depresif, aşırı kaygılı, korku dolu ya da ihlal edici olmasını göstermiştir. Bu bağlamda baktığımızda Atiye’nin annesiyle ilişkisi, annesinin kendi annesi ile kurduğu ilişkinin travmatik izlerini taşır.

Atiyenin annesi Serap; oldukça dominant bir karakter. Bu yapı çocukluğunda yaşadığı travmaları bir çeşit kontrol etme çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Çocukluğunda köydeki evlerinin basılması, gözünün önünde babasının katledilmesi ve kardeşinin de ölümüne tanık olan bir çocuk, tüm bu yaşadıklarından sorumlu tuttuğu annesini kendi içinde öldürmüştür. Taki ruhunun en derinlerine gömdüğü bu travmalar, bir çocuk sahibi olup yeniden alevlenene kadar. Bilinmelidir ki; bir erkekle bir kadının çocuk sahibi oldukları anda kendi ebeveynlerine veda etmiş olmaları gerekir. Artık bu rolde kendileri vardır. Eğer bu veda adımını atmazlarsa, çocuklarına gerçek anlamda ebeveynlik edemezler. Sonunda çocuklar, ana babalarının köken ailelerindeki kederleri yüklenmek zorunda kalabilirler. Tıpkı Liebermeister’in ‘Sevginin Kökleri’ kitabında dediği gibi; “varlığı reddedilen kişilerden asla vazgeçilmediğidinde ister beğenin ister beğenmeyin bu kişi yeni nesilden biri tarafından temsil edilecektir.” Atiye’nin annesi de çocuğunu kendi travmalarından öylesine şiddetli bir biçimde korumaya çalışıyor ki bu yolla çocuğunu nasıl travmatize ettiğinin farkına bile varamıyor. Annesinin travmaları, Atiye ile kurduğu ilişkinin her zerresine yayılmış görünüyor. Tıpkı bir kanser hücresinin zamanla tüm bedeni sarması gibi travmatik izler de annesi ile Atiye arasındaki ilişkisel bağın ortadan kalkmasına neden oluyor. Aralarında çok güçlü bir bağ varmış gibi görünse de derinlere inildikçe bu bağın pamuk ipliği kadar hassas ve kopyama yakın olduğunu görmemek mümkün değil.

Erhan 7 yaşındayken bir trafik kazasında tüm ailesini kaybetmiş (kaybettiğini sanan) bir arkeolog. Atiye’ye ilk başlarda inanmasa da Göbeklitepede ilk kez kendisinin keşfettiği parlak taşları Atiye’nin daha öncesinde biliyor olması, Erhan’ı heyecanlandırır. Soluğu Atiye’nin yanında alan Erhan için aslında bu, kendi gerçeğine giden yolun başlangıcıdır… Erhan; görece dizide ruhsal açıdan en sağlıklı karakter olarak göze çarpıyor. İzlerken hissettiğimiz dinginlik, karakterin içsel dinginliğini yansıtıyor. Günlük hayatta da çoğu zaman böyledir. Sağlıklı insanlar dingindirler ve bu dinginlik ilişki kurdukları kişilere bulaşır. Freud’un dediği gibi “psişik enerji bulaşıcıdır.” Dizide Erhan karakteri her ne kadar Göbeklitepede kalıntılar içerisinde tarihe ışık tutmaya çalışsa da aslında kendi kişisel tarihinin sorularını cevaplamaya çalışmaktadır. 7 yaşında bir çocuk olarak yaşadığı kayıp onun ruhunu şekillendirmiş ve babasını kendi bedeninde yaşatmak istercesine onun mesleğini devam ettirme çabasına dönüşmüştür. Vamık Volkan; “yaslarımız parmak izlerimiz kadar kişiseldir” der ve devam eder; “nasıl yas tutacağımız geçmişteki yitim öykülerimiz ve kaybedilen kişiyle olan ilişkimizin özellikleri tarafından belirlerlenir.” Erhan karakterinin kayba verdiği bu örtülü tepki; dizi boyunca onda gördüğümüz psikolojik olgunluk seviyesiyle oldukça uyumlu görünüyor.

Atiyenin 6 yıllık sevgilisi Ozan… Öncelikle oyunculuk performansına hayran kaldığımı söylemeden geçemem. Ozan; Atiye olmadan, ona ulaşamadan neredeyse nefes alamayan bağımlı bir karakter. Peki günlük hayatımızda kimilerinin de yaşadığı benzer duyguların sebebi ne? Çocuk dünyaya ilk geldiğinde çok korunaklı olduğu ve anneye de göbek bağıyla bağlı olduğu bir sistemden kopar. Çocuk özellikle ilk bir yıl içerisinde anne ile kaynaşık bir şekilde yaşamını devam ettirir. Ancak özellikle altıncı aylarda kendini annenin kucağından geriye doğru atarak anneden fiziksel olarak farklı bir varlık olduğunu ilk kez deneyimlemeye başlar. Daha sonrasında emekleme ve yürümeye başlaması ile birlikte içinden gelen keşif ve merak coşkusu ile anneden ayrı hareket etmeye başlar. Fakat çocuk anneden bedensel olarak ayrılsa da duygusal olarak ona ihtiyacı vardır ve ayrışmamış bir varlıktır. Bu dönemde çocuk anneye duygusal olarak bağımlıdır. Çocuğun bu bağımlılığı aşabilmesi için ihtiyacı olan bu enerjiyi anne sağlar. Özellikle anne olanlar bilirler; çocuk emeklemeye başladığında 2-3 metre gider ve annesinin olduğu yöne doğru döner, poposunun üzerine oturur ve annenin gözlerinin içine bakar. Bu bakış anneden duygusal yakıt ve enerji ikmali yapmak içindir. Anne eğer çocuğuna bakışları ve yüzündeki ifade ile duygusal yakıt sağlarsa çocuk kaldığı yerden devam ederek dünyayı keşfetmeye ve duygusal olarak da anneden ayrışmaya başlar. Çocuğun bu davranışı yüzlerce kez yapmasının sebebi, yakıtı biten bir aracın ihtiyacı oldukça benzin istasyonuna uğraması gibidir. Anne çocuğun duygusal yakıt istasyonudur. Çocuk iç dünyasında kendi istasyonunu kurana kadar hep annenin istasyonuna uğrayacaktır. Bu süreç özellikle 3 yaşına kadar devam eder. Anne duygusal yakıt sağlama konusunda yeterli ise çocuk anneden duygusal olarak da ayrışmaya başlar. Ancak anne kendi patolojileri nedeniyle sevgisini keserek ya da çocuğa yeterli duygusal yakıt ikmali yapmayarak çocuğunun ayrışma isteklerini kesiyorsa bu çocuk anneden ayrışamaz. Böylesi durumlarda çocuk karar vermekte zorlandığı ve muhtaç olduğu için anneye bağımlı ve sevgi dolu bir duygu ile bağlanmanın yanında, kendi isteklerini hayata taşımasına engel olduğu ve gelişimine destek olmadığı için öfke duyguları ile de bağlanır. Bu ikircikli duygular (yoğun sevgi ve bağımlılık – yoğun öfke) çocuğun hayatı boyunca yakın ilişkilerindeki duygusal ritmini belirler. Ozan sevgilisi Atiye’yi göremediğinde ve onun sesini duyamadığında içinde kontrol edilemez kayıp duyguları tetikleniyor ve tüm hayatı sekteye uğruyordu. Böylesi bir tepki 3 yaşlarında annesine ulaşamadığında bir çocuğun yaşadığı duygusal yıkımdan başka bir şey değildir. Bizlerin bedeni büyür ancak; ruhumuzun yara alan parçaları hala çocuktur. Bu yaraların açığa çıkacağı ilişkiler yaşadığımızda, bedenimiz büyükse de ruhumuz çocuksu tepkilerle kendini ortaya koyar. Yaşamın erken evrelerinde ebeveynlerimizle kurduğumuz ilişkilerin üzerimizdeki kalıcı etkisi hayat boyu diğerleri ile kuracağımız ilişkiler için bir şablon yaratır. David Richo’nun da dediği gibi; “hayatımızın bir melodisi vardır, ve bu melodinin çeşitlemeleri asla temel ezgiden çok farklı değildir.” Böylece ne biz ne de başkaları olup bitenlerin farkında değilizdir.

Son olarak Cansu… Atiye’nin üvey kız kardeşi. Bir trafik kazasında ailenin tek ferdi olarak sağ kalan bu küçük kızı, Atiye’nin babası eve getirir. Cansu, eğlenceli ve bulunduğu ortama enerji katan biri olmasına rağmen iç dünyasındaki acıları yoğun alkol kullanımı ile yatıştırmaya çalışan bir karakter. Bu acıyı dizinin ilerleyen bölümlerinde, Atiye’nin sevgilisi Ozan’la diyaloğunda çok net bir biçimde görmek mümkün. Cansu bu diyalogda hayatının nasıl acı içinde geçtiğini özetliyor aslında. Hep birilerinin arkasını topladığını ve kendi olamadığını, birilerinin bir şeyleri olmaktan bıktığını söylerken belki de çocukluğundan beri evlatlık olduğu ailede hissettiği yersiz yurtsuz, köksüz olma hissini hep bir başkasının dünyasında yer edinmeye çalışarak aşmaya çalışıyor ama başaramıyor. Özellikle Cansu karakterini izlerken D. Siegel’in şu dizeleri hiç gitmedi aklımdan “Hayat hikayemizi kendi çözümlenmemiş sorunlarımız yazdığı sürece, hikayemizi kendimiz yazmıyoruz demektir. Bizler bu durumda; geçmişin nasıl çoğu zaman hiç fark etmediğimiz şekilde devam ettiğini, bugün yaşadığımız deneyimlere nasıl sokulup geleceğimizin yönünü nasıl tayin ettiğini kaydeden kayıt cihazlarıyız sadece…”

Dünyanın Uyanışı’ kitabından uyarlanan bu dizinin psikanalitik çözümlemesi için en iyi son söz, kitabın kendisinden olurdu herhalde…

“Geçmişi, geleceğinin önünde aşılmaz bir dağ gibi duruyordu. Artık sadece iki seçenek vardı önünde: Ya bu topraklara ait olmaya çalışacaktı ya da ebedi bir göçebelik başlayacaktı ruhunun çorak topraklarında.”

Ruhunun çorak topraklarında ebedi göçebeliği sonlandırma cesareti olan herkese saygı ve sevgi ile…

Bunları da beğenebilirsin
4 Yorumlar
  1. Ali diyor

    Abdullah çok iyi toparlamışsın. Eline sağlık çok beğendim.

    1. Abdullah ALPASLAN diyor

      Teşekkürler Ali Bıçak 🙏

  2. Meryem Üzüm diyor

    Elinize sağlık, yazınız hoşuma gitti. Özellikle beğendiğim bir dizinin bu açıdan değerlendirilmesi ve aslında dizinin de pek çok açıdan farklı yorumlara gebe olması beni cezbetti.

    1. Abdullah ALPASLAN diyor

      Teşekkür ederim Meryem hanım, sevgiler..

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.